Bir yerden kopup diğerine göçmek söylendiği değin kolay değildir. Çünkü, yaşanılan yörede, başta üretim-tüketim ilişkileri olmak üzere, o kimsenin her alanda tükettiği emeği söz konusudur. Diğer insanlarla olan dayanışması, ya da dövüşü; bulunduğu yörenin gelenek ve töreleri ile olan uyum ya da çelişkileri; dinsel inancı ya da inaçsızlığına karşı sergilenen tutumlar, o kimsenin yaşam öyküsünde sürekli yer alırlar. Sonuçta, bir kimsenin yaşadığı yöreyi benimsemesinde ya da orada yaşayan insanlar tarafından benimsenmesinde etkili olurlar.
Bir kimsenin kendi ülkesi içinde, başka bir yöreye göçmesi ile, bir göçmen kökenlinin göçü arasında birtakım ayrımlar vardır. Yaşanılan ortamla uyum sağlamak konusu örneğin; yerleşik olanlar, dil, din, ırk, etnik köken vs. türü kavramlarda ne denli çelişkiye düşerlerse düşsünler, o ülkenin insanı olma noktasında birleşirler. Aynı ülke içinde, başka yöreye göçen göçmen için bu o denli kolay değildir. O göçerken, benliğinde sanki gizemli ikinci bir göçmenlik olgusunu yaşar. Gittiği yeni ortamda, yeni dostluklar kurabilecek midir? İş ya da toplumsal-kültürel bağlamda kendine yer edinebilecek midir? En önemlisi, o kentin yönetim ve oturanlarının göçmen kökenlilere karşı tutumu nedir?
Bavyera eyaletinin toplumsal-kültürel ve siyasal bağlamda diğerlerine göre on yıl geride olduğu söylemini birçok kez duymuştum. Aşağı Saksonya’dan taşınacağımı duyan Bavyera deneyimli bir arkadaş, karşılaştırma yaparken: “Bavyera’da insanlar candandırlar, ama ince değildirler; buradakiler ise inceler, ama candan değiller,ˮ yorumunda bulunmuştu.
Bunlar kulaktan dolma ön yargılar mıydı?
Göçün ilk yıllarında ve sonrasında, göçmen kökenlilerin en çok çekindikleri, daha açıkçası giderken tedirgin oldukları kurumların başında Yabancılar Dairesi gelirdi. Göçmen kökenliler arasında adı Yabancılar Polisi’ydi. Göçmenlerin Almanya’da nasıl soluk alıp verecekleri bile bu kurumdan sorulurdu. Yabancıya karşı anlayışsız, kaba saba, eğitim düzeyi düşük görevlilerin özellikle oralara atandığı, çok kültürlü topluluklar arasında kulaktan kulağa yayılırdı.
Kendi adıma, Aşağı Saksonya eyaletinde, kaba saba bir Alman çalışana rastlamadım. Yaşadığım ufak öğrenci kentinde, yabancılar dairesine ilk gidişimde görevli, Türk olduğumu öğrenince, huylu beygir gibi kulaklarını dikip yüzüme baktı.
“Bay Tepesik,ˮ dedi belgelerimi iyice inceledikten sonra. “Geçici olarak bulunduğunuz Almanya’da, öğreniminiz olasılıkla ne zaman sona erecektir. Türkiye’ye kesin dönüş tarihinizi, açık seçik bildirimde bulunur musunuz.ˮ
Sözcüklerle tanımlanmaz bir incelik ve saygıyla istemde bulunan bu çalışana karşı durulamazdı. Önüme itilen soru kağıdını doldurup imzaladım. O yabancılar dairesi çalışanına karşı bugün bile ezik duyumsuyorum kendimi; çünkü, hem üniversite üstü öğrenimi tamamlayamadım, hem de bana tanınan o dört beş yıllık süre içinde, geriye dönme sözünü yerine getiremedim. Yarım yüzyılı aşan süreden beri buradayım.
Bir yerden başka bir yöne hareket ettiği zaman, nelerle karşılaşacağını önceden bilemez insan. Evdeki hesap çarşıya uymayabilir.
Hızla akıp giden tren, ilk kez geldiğim Nürnberg’e yaklaşırken, beni nelerin beklediğini kuşkusuz bilemezdim. Nedense, kafamda, toplumun bir kesiminde etkisini günümüze dek sürdüren birtakım gizli ön yargılar dolanıyordu. Yani, apaçık yüze vurulmayan, karşı tarafa dolaylı yollardan aktarılan, ya da asıl neden gizlenip, çarpıtılmış, ya da üzeri kural ve yasalarla örtülü kapsamda ortaya çıkan peşin yargılar. Açık olan ön yargı, ya da düşmanlıklara karşı savaşım verebilirsiniz, ama gizlinin nasıl ve nerede karşınıza çıkacağı, hangi çevreleri etkisi altına alacağı bilinmediğinden, eliniz kolunuz bağlıdır. Çoğu kez, karşılaştığınız art düşüncenin ayırdına bile varamazsınız. Örneğin, sağlık yoklaması için kendisine ilk kez gittiğim bir Alman doktor, üniversite okumuş bir Türkiyeli olduğumu öğrendiğinde özgeçmişimle ilgilendi.
Son söz olarak: “Konuk işçi sayrısı bol olan bir doktorum,ˮ dedi. “Bu bağlamda, yabancılara asla karşı değilim – yeter ki bize uyum sağlasınlar.ˮ
Yabancı, uyum ve konuk kavramları kulak tırmalayıcıydı. 2005 yılından beri Almanya’nın yasal bir göçmen ülkesi olduğundan bu doktor ya bilgisizdi, ya da birtakım çevreler gibi göçmenlik olgusuna karşı içinde bir tepki vardı.
“Konuk işçi söylemi, göçün ilk yıllarından kalmadır, günümüze hiç uymuyor, doktor bey,ˮ dedim.
Bu son sözüme tek tümceyle yanıt verdi.
“Reçetiniz hazır, ilaçlarınızı lütfen düzenli alınız.ˮ
Sağlık yoklaması sona ermişti.
Eşim Nürnberg’i görür görmez gönülden vuruldu. Bense, tarihsel dokusu bozulmadan geçmişi günümüze taşıyan bu kent insanlarının, yüzümüze gülümseyerek bakışını, göç ettiğim Göttingen kentini içimden atamadığım için, bir süre görmezlikten geldim.
Günlerden bir gün, beklenmedik küçük bir yıkım yaşadım. Aşevinde su borusu patladı. Baştan aşağı su kuyusuna düşmüş gibi ıslandım. Her taraf su içindeydi. Onulmazlık içinde, ıslak köpek eniği görünümünde silkeleniyordum. Yorgan, çarşaf elime ne geçtiyse seli önlemeye çalıştım. Belirli bir aşamadan sonra üstesinden gelemediğim suya baş eğdim. Tüm kenti su bassa artık umurumda değildi. Karşımızda oturan Alman komşu yardımıma zor yetişti. O an, suçlu Nürnberg’miş gibi, pabuçları ayağıma geçirip, bu kentten bir an önce kaçmayı düşündüm. Nereye kaçacaktım, bu ülkede gidecek başka yerim yoktu.
İlk kaldığımız o konut Aufsessplatz1’daydı. Oturduğumuz eski konut ne denli sorunluysa, dolay o denli ilgi çekiciydi. Bu yörede oturan olarak, diğer göçmen kökenliler içinde Türkler çoğunluktaydı. Bakkal, aşevi, gezi işletmesi, giysi kesimi vs. ne istersen günümüzde de var.
Taşındığımız yılın ilk yaz dinlencesini Antalya’da beş yıldızlı bir otelde geçirdik. Orada türkçe konuşuna hiç rastlamadık diyebilirim. Bildik almanca, fransızca, ingilizce türü dillerin dışında, tanımadığımız diller de çalıyordu kulağımıza. Onların arasında kendimizi göçmen gibi duyumsadık.
Dinlence dönüşü, Nürnberg’te Aufsessplatz’a adım atar atmaz kendimizi erinç içinde bulduk! Dolayımızda, sanki herkes türkçe konuşuyordu. Eşime döndüm. “Şimdi doğru yerdeyiz,ˮ diye takıldım. “Çok şükür arı dilimizi konuşan yuvamıza kavuştuk.ˮ
Zamanla, bu geniş alanda yürüyen insanların dudaklarında oluşan gizemli gülümseme ilgimi çekmeye başladı. İnsanlar birbirlerinin yanından gülümseyerek geçiyorlardı. İlk zamanlar bunun bir raslantı olabileceğini düşündüm. Zamanla anladım ki, Aufsessplatz’da Alman ve diğer göçmenler birbirlerini tanımasalar bile, seviyorlardı. Kendileri bu durumun ayırdındalar mı, diye uzun süre gözlemledim. Günün birinde, bir Türk’ün diğer Türk’ü kıskançlık uğruna canına kıydığı iğrenç bir olayın ardından, ön ya da gizli yargısız davranan insanların orada kenetlendiklerini gördüm. Olay yerini mum ışıklarıyla donatmaları beni çok duygulandırdı.
Ben, kendi insanımızdan beklerken, bizi konutunda konuk olarak ilk ağırlayan bir Alman aile olmuştu. O da eşimin üniversiteden kadın şefi ve onun eşiydi.
Günün birinde, iki arkadaş, altulaşım merdivenlerinden yukarı çıkıp, yenice Aufsessplatz’a ulaşmıştık. Tchibo’nun önünden elinde ak değneğiyle yirmili yaşlarda gözleri görmez bir Alman delikanlı, yavaş yavaş bize doğru yaklaşmaktaydı. Aynı anda, yanımızdan, kısa boylu, orta yaşın üzerinde tombulca bir Türk hanım, ördek gibi yalpalayarak ivedilikle geçti. Tam gözü görmez delikanlıyla yan yana geldiğinde, kör değneği iki bacağının arasına dolandı. Kadının gövdesi bir anda havalanıp, yere koşut duruma geçtikten sonra, çizgi film yaratığı görünümünde, sırt üstü güm diye yere düştü.
Dolaydakiler bakakaldılar. Kör delikanlı, tiyatro oyununda donuk resim çizen oyuncu gibi, kımıldamadan dikeliyor ve tedirginlikle ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.
Kadın, raslantı olarak sakatlanmadı. Üzerinden ilk şaşkınlığı atar atmaz, delikanlıya dönüp, üstelik türkçe olarak: “Önüne baksana, kör müsün!ˮ diye gürledi.
Yanıtı, orada bizimle aynı şaşkınlığı yaşayan diğer bir Türk delikanlı, almancasına türkçeyi de karıştırarak verdi. “O doğuştan göremiyor – ama sen bakar kör olmayasın, teyzecim.ˮ
“Sana ne oluyor, oğlum?ˮ
“Delikanlının elinde taşıdığı kör değneğini görmüyor musun, teyze?ˮ
Üst başını toplayıp ayağa kalkarken, yan gözle ak bastona baktı. Dolayda toplanan insanlara hiç aldırmadan, aksayarak yolunu sürdürdü.
Oradan az uzaklaşınca, yanımda yürüyen Alman arkadaş gülmeye başladı.
“Dolayımızda sakatlar var!ˮ dedi. “Bu yüzden zaman zaman sakatça gelişmelere tanık oluyoruz. Anlayış kıtlığı ve densizlik cabası. Şimdi bu olaylardan bilgi sahibi olan Bio-Alman siyasetçi, göçmen kökenlilere karşı ꞌöncü kültürꞌ savını yeniden nasıl savunmasın.ˮ
Yüzüme baktı. Düşüncemi bilmek istiyordu.
Bu kez işi ben gırgıra vurdum.
“Haklısın,ˮ dedim “Az önce yaşadığımız olayda öykü yiğidimiz olan kadın bir Türk’tü – üstelik Bavyeralı. Hem Türk hem Bavyeralı olunca, olağanüstü durumlar yaşanması kaçınılmaz oluyor.ˮ
“Unutma, burası Franken,ˮ diye beni düzeltti Alman arkadaşım. Ardından: “Ade2,ˮ diyerek yanımdan uzaklaştı.
Komşu kent Erlangen’de katıldığım bir kitap sergisinde, yanıma topluca bir Alman kadın yaklaştı. Masanın üzerinde duran kitaplarımdan birini eline aldı. Kitabın başlığını yüksek sesle okumaya başladı.
“Türk Yatak Odasında…ˮ
Durdu.
“... Alman Bürokrasisi,ˮ der demez, kahkahayı bastı. Kitabın başlığına bayılmıştı.
“Bürokrat Alman – yatak odası Türk, ha! Alman bürokratın Türk yatak odasında ne işi var, bilmek isterim, doğrusu.ˮ
Kitabın ederi üzerinde para ödedi. Üstelik boynuma sarılıp, yanaklarımdan öptü.
Türkiye-Almanya Sinema Günleri’nde, Görevli olduğu dönemde: “Henüz türkçe konuşamadığım için utanıyorum,ˮ diyen sosyal demokrat Nürnberg belediye başkanının, Alman ve göçmen kökenliler tarafından ne denli sevildiğine de yakından tanık oldum.
Bu içtenlikleri Almanya’nın birçok yöresinde kolay kolay rastlayamazsınız. Bu kentin ve yöre halkının, sevdiklerini kucaklayan, sevmediklerini dışlayan tutumlarıyla, bilgiden önce dış görünüş ve kişiliğe değer verdiklerini kısa zamanda kavradım.
Geçen Mart ayında eşimin yeni iş yeri olan Stuttgart’a taşınırken, ikinci göçmenlik olgusu görüşüme karşı daha deneyimli olarak yola çıkıyordum. Çünkü, sırf yaşanılan olumsuzluklardan yola çıkar ve güzellikler göz ardı edilirse, sorunlara sağlıklı çözümler bulunamaz. Bu eytişime de (diyalektik) ters düşer. Bu bakımdan, kullanılan kavramlar önemlidir. Örneğin, yıllardır üzerinde durulan ve pek de işe yaramayan kaynaştırma (İntegration) kavramı yerine, ꞌbirlikte öğrenmekꞌ söylemi usa daha yatkın görünüyor.
Yasal bağlamda bir göçmen ülkesi konumunu koruyan Almanya’da, bir yandan saldırgan aşırı sağ tırmanırken, öte yandan çeşitlilik (Diversity) kavramının her alanda devlet siyaseti alarak aktarılmaya çalışıldığı bir dönemde; çoğunluk toplumunu oluşturan Alman halkının, göçmenlerle birlikte yaşama ya da birlikte öğrenme olgusunu içtenlikle istemeleri ve azınlık toplumu konumunda bulunan göçmenlerin de buna içtenlikle yaklaşmaları daha çok önem kazanıyor.