Alessio Tesi, Daniela Di Santo, Antonio Aiello
Siyasal Bilimler Departmanı, Pisa Üniversitesi, İtalya
Günümüzün birçok demokrasisinde bir paradoks giderek daha belirgin hale geliyor: yurttaşlar, daha sonra kendi yükselişlerini mümkün kılan demokratik sistemleri zayıflatan liderleri özgürce seçiyor. Halk, bazı durumlarda, iktidarı tek elde toplayan, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarını zayıflatan, aracı kurumlara saldıran ve muhalefet alanını giderek daraltan liderleri destekler Bu durum genellikle ani kopuşlarla değil, daha çok zorunluluk, güvenlik ya da ulusal istikrar gerekçesinin altına saklanan, kademeli ve çoğu zaman meşru görülen değişiklikler yoluyla gerçekleşir. Bu anlamda demokrasi, yalnızca dış tehditlere karşı savunmasız olmakla kalmaz, aynı zamanda biçimsel olarak meşru ve toplumsal olarak kabul edilebilir kararlar yoluyla içeriden de erozyona uğrayabilir.
Bahsedilen dahili aşınma, günümüzün en önemli siyasi problemlerinden birini teşkil etmektedir. Bu durum, demokratik kurumların tek başına demokratik sürekliliği garanti etmeye yetmediğini göstermektedir. Söz konusu kurumların işleyişi, vatandaşların belirsizliği nasıl algıladıklarına, aidiyeti nasıl tanımladıklarına, algılanan tehditlere nasıl tepki verdiklerine ve siyasi iletişimi nasıl yorumladıklarına bağlıdır. Dolayısıyla, bir demokrasi biçimsel olarak sağlam kalırken, giderek daha az çoğulcu, daha az katılımcı hale gelebilir ve hızlı ve kesin çözümler vaat eden liderlerde iktidarı yoğunlaştırmaya daha da yatkınlaşır.
Bu süreci anlamak için psikososyal bir bakış açısı özellikle yararlıdır. İnsanlar siyasetle yalnızca soyut ilkeler aracılığıyla değil, kimlik, duygular ve günlük yaşamdaki deneyimleri aracılığıyla da ilişki kurarlar. Belirsizlik yaygınlaşıp kalıcı hale geldiğinde, demokratik müzakere yavaş ve etkisiz gelmeye başlayabilir; buna karşılık, daha iddialı ve basitleştirilmiş liderlik biçimleri güven verici görünebilir. Paradoks tam da bu noktada belirginleşir: demokrasiye değer veren vatandaşlar, yine de daha zorlayıcı, saldırgan ve popülist bir üslup benimseyen liderlere ilgi duyar.
Bu ilgiyi anlamak hayati önem taşıyor. Demokratik sistemlerin korunabilmesi için, güçlü liderliğin neden etkili görünebileceğini, kurumsal kısıtlamaların neden engel olarak algılanabileceğini ve eşitsizlik ya da dışlanmanın neden kabul edilebilir hale gelebileceğini anlamak gerekiyor. Somut müdahaleler üzerinde düşünmek ancak o zaman mümkün olabilir.
Demokratik paradoks: erozyon nasıl içten gerçekleşir
Kamusal tartışmalarda otoriter tehdit genellikle sansasyonel bir dille tasvir edilir: darbeler, askeri cuntalar, anayasanın askıya alınması, seçimlerin tamamen kaldırılması. Bu tür olaylar elbette yaşanır, ancak demokrasilerin zayıflamasının tek yolu bunlar değildir. Günümüzde demokrasinin aşınması genellikle daha ince bir yol izler. Kurumlar resmi olarak yerinde kalır, seçimler hâlâ yapılır ve siyasi aktörler halk adına konuşmaya devam eder. Ancak demokratik yaşamın ruhu değişir ve bunun sonucunda iktidar daha da kişiselleşir, eleştiri meşruiyetini yitirir, kurumlar sadakate bağımlı hale gelir ve muhalefet kolayca sabotaj ya da ihanet olarak yaftalanır.
Bu süreci özellikle tedirgin edici kılan şey, her adımın makul görünebilmesidir. Bunlara örnek olarak, acil bir durum nedeniyle daha fazla yürütme yetkisi talep eden bir hükümet; halk iradesini engellediği iddiasıyla eleştirilen mahkemeler; panik, yalan veya elitist küçümseme yaydığı söylendiği için saldırıya uğrayan gazeteciler; gerçek halktan kopuk olarak tasvir edilen sivil toplum unsurları; azınlığın korunmasının bir imtiyaz olarak nitelendirilmesi ve güvence olarak değil de eylemin karşısına teknik engel olarak kullanılan kurumsal sınırlamalar verilebilir. Başka bir deyişle, demokratik erozyon, demokratik normlara açıkça saldırmadan önce bunların anlamını değiştirir.
Bu durum psikososyal açıdan büyük önem taşımaktadır. Birçok insanın otoriterliği açıkça tercih ettiğine inanmak zordur. Genellikle, insanlar yeni yorumlara zorunluluktan uyum sağlar. Korku yüksek seviyelere ulaştığında, belirsizlik kronik hale geldiğinde ve siyaset etkisiz göründüğünde, daha merkezi ve agresif bir tarz, demokrasiden daha pratik görünebilir. “Bu demokratik çoğulculukla uyumlu mu?” sorusu devre dışı kalır ve “Bu kişi harekete geçebilecek gibi görünüyor mu?” sorusu devreye girer. Normatif değerlendirmeden araçsal değerlendirmeye bu geçiş, toplumlar genelinde iç erozyona yol açan psikolojik bir geçit niteliğindedir (Jost, 2019).
Dolayısıyla buradaki çelişki, demokrasilerin başarısız olabileceği gerçeğinde değil, tam da demokratik kamuoyunda yankı bulan söylemler yoluyla başarısız olabilmelerinde yatmaktadır. Gücü elinde toplayan liderler, genellikle kendilerini, çok yavaş, parçalanmış ya da kurallar ve prosedürlerle kısıtlanmış görünen bir siyasi sisteme karşı halkın duyduğu hayal kırıklığına yanıt veren kişiler olarak sunarlar. Bu anlamda, demokrasinin aşınması genellikle demokratik dilin kendisinden beslenir. Verimlilik ve aciliyet adına gücü kişisel hale getiren bu yaklaşım, demokrasiyi kendi kurumsal karmaşıklığından kurtardığını iddia eder.
Bu dinamik, halkın desteğinin yitirilmesini gerektirmediği için özellikle tehlikelidir; aksine, halkın desteğiyle daha da güçlenebilir. Vatandaşlar, olağan temsil kanallarının acil tehditleri ele alamadığını hissettiklerinde, daha sert bir elin varlığını kabul edebilir, haklı gösterebilir veya talep edebilirler. Dolayısıyla, demokrasinin içeriden aşınması, yalnızca siyasi elitlerin hırslarına değil, aynı zamanda kırılganlık, tehdit ve ikna gibi sosyal psikolojik faktörlere de bağlıdır.
Kimlik, aidiyet ve siyasi liderliğin neden sadece yetkinlikle ilgili olmadığı hakkında
Güçlü liderlerin bu kadar ikna edici olabilmelerinin bir nedeni, sosyal kimliklerin rolüdür. İnsanlar siyasetle yalnızca seçenekleri tarafsız bir şekilde değerlendiren bireyler olarak ilgilenmezler. Siyasetle olan ilgilerini, grupların üyeleri, vatandaşlar, işçiler, bölge sakinleri, topluluklar, nesiller ve kültürel topluluklar olarak sürdürürler. Bu aidiyetler sadece tanımlayıcı nitelikte değildir; aynı zamanda duygusal ve sembolik anlamlar da taşır. Bu yönleri harekete geçirebilen siyasi liderler, genellikle sadece yetkin göründükleri için değil, aynı zamanda “bizim kim olduğumuzu” somutlaştırdıkları için de nüfuz kazanırlar (Tajfel & Turner, 1979).
Sosyal psikolojideki sosyal kimlik çalışmaları, grup üyeliğinin algıyı, değerlendirmeyi ve eylemi şekillendirdiğini göstermiştir İnsanlar olumlu ve tutarlı bir aidiyet duygusu ararlar (Baumeister & Leary, 1995). İnsanlar, grubun değerlerini tanımlayan, gruba yönelik tehditleri belirleyen ve saygınlığı veya kontrolü geri getireceğine söz veren kişilere ilgi gösterir. Bu bakış açısına göre etkili liderlik, sadece idari değildir; aynı zamanda temsili ve semboliktir. Liderler, grubun prototipi olarak görüldüklerinde, grubun normlarını, endişelerini ve duygusal tonunu yansıttıklarında başarılı olurlar (Steffens ve ark., 2014)
Bu, belirsizlik dönemlerinde son derece önemlidir. Toplumsal yaşam istikrarsız hissettirdiğinde, kimlik önemli bir yönlendirme kaynağı haline gelir. Bu bağlamda, grubu net bir şekilde tanımlayan ve tehlikeyi net bir şekilde değerlendiren bir lider, son derece ikna edici hale gelebilir.
Popülist ve demagojik liderlik burada işe yarar, çünkü siyaseti ahlaki bir öyküye indirger: “halk” iyidir ve ihanete uğramıştır, elitler yozlaşmıştır ve dış gruplar ya bir tehdit teşkil etmekte ya da ahlaki toplulukla bağdaşmamaktadır. Lider, kendini gerçekleri söylemeye istekli tek kişi olarak sunar; saldırganlığı cesaret, kabalığı samimiyet ve kutuplaşmayı inanç olarak yeniden tanımlar. Agresif liderlerin, normalde saldırganlığı veya kabalığı reddeden vatandaşlar arasında bile destek bulabilmelerinin bir nedeni budur. Onların üslubu güven ve birlik hissi verir; çıkar peşinde koşmaktan çok grubu savunmaya odaklanmış gibi görünürler. Tehdidin belirsiz olduğu dönemlerde bu, son derece çekici olabilir. İnsanlar, kendilerini ancak düşmanlarla yüzleşmeye, engelleri ortadan kaldırmaya ve kararlı bir şekilde hareket etmeye istekli birinin koruyabileceğini düşünebilir.
Bu kimlik temelli liderlik modeli, kolayca ayrımcılığa ve çoğulculuk karşıtlığına götürür. Lider, halkın gerçek sesi olarak görülürse, eleştirenler düşman haline gelir, muhalefet şüpheli görülür ve başkalarını tehdit ederek aidiyet tanımlamak, demokratik birlikteliği zedeler. Kimlik, dayanışmayı besleyebilir, ancak korku dönemlerinde zorlayıcı otoriteyi de meşrulaştırabilir (Reicher ve ark., 2018).
Tehdit, belirsizlik ve kesinlik arayışı
Bu dinamikte tehdit ve belirsizlik merkezi bir rol oynar. Ekonomik güvensizlik, iklim endişesi ve toplumsal değişim, istikrarsızlık hissinin oluşmasına katkıda bulunur. Bireyler çevrelerinin öngörülemez olduğunu hissettiklerinde, net kuralları, güçlü otoriteyi ve basitleştirilmiş açıklamaları tercih etme eğilimindedirler (Hogg, 2007; Kruglanski, 2013). Bu bağlamda, güçlü liderler özellikle çekici görünebilir. Hızlı çözümler vaat ederler, nedenleri net bir şekilde ortaya koyarlar ve kendilerini kararlı bir şekilde hareket edebilen kişiler olarak sunarlar. Bu çözümler gerçekçi olmasa bile, psikolojik bir güvence sağlayabilirler. Benzer dinamikler farklı alanlarda da gözlemlenebilir. Ekonomik krizlerde, kontrolü yeniden tesis etme sözü veren liderler destek bulabilir. İklim değişikliği bağlamında, bazıları gerekli önlemleri uygulamak için merkezi otoriteyi desteklerken, diğerleri maliyetlerden kaçınmak için milliyetçi çözümleri destekleyebilir. Her iki durumda da, tehditler acil ve varoluşsal olarak algılandığından güçlü liderliğin cazibesi artar. Demokratik normlar her zaman reddedilmez, ancak geçici olarak askıya alınıp yeniden yorumlanabilir. Vatandaşlar, bu tür önlemlerin geçici olduğuna inanarak, krizlere karşı gerekli bir tepki olarak daha güçlü otoriteyi kabul edebilir. Ancak zamanla bu değişiklikler normalleşebilir.
Zorlayıcı, popülist ve demagog liderler neden etkilidir?
Zorlayıcı ve popülist liderlerin etkinliği genellikle algılananın ötesindedir ve oldukça güçlüdür. Özellikle kurumların yavaş işlediği ortamlarda kararlılık izlenimi yaratırlar. Bunun yanı sıra çözümleri kişiselleştirerek karmaşık meseleleri duygusal açıdan daha erişilebilir hale getirirler. Bir diğer önemli mekanizma ise kaygının öfkeye dönüştürülmesidir. Kaygı yaygın ve yönetilmesi zor bir duygudur, oysa öfke yönlü ve harekete geçiricidir. Liderler, net düşmanlar veya engeller belirleyerek bir yön duygusu sağlarlar (Van Bavel & Pereira, 2018). Aynı zamanda, kurumsal kısıtlamaları meşru olmayan engeller olarak tanımlayarak çekiciliklerini daha da artırırlar. Demokratik prosedürler, koruma mekanizmaları olmaktan ziyade engeller olarak görülmeye başlanabilir. Netlik, eylem ve duygusal yönlendirmenin bu birleşimi, etkili çözümler üretmese bile bu tür liderliği ikna edici kılar.
Sistemin meşrulaştırılması, hiyerarşinin kabul edilmesi, eşitsizliğin normalleştirilmesi
Vatandaşların bu değişimlere neden uyum sağlayabildiklerini açıklamaya yardımcı olan bir başka faktör de, mevcut düzenlemeleri meşrulaştırma ya da baskı altında bunları meşru olarak yeniden yorumlama eğilimidir. Sosyal psikoloji, uzun zamandır insanların genellikle sadece kişisel çıkarlar veya grup çıkarlarıyla değil, aynı zamanda içinde yaşadıkları sistemi adil, istikrarlı ve anlamlı görme arzusuyla da motive olduklarını belirtmektedir. Bu motivasyon, belirsizliğin yüksek olduğu durumlarda daha da güçlenebilir, çünkü sosyal dünyanın bir düzene sahip olduğuna inanmak kaygıyı azaltabilir (Jost, 2019).
Bu koşullar altında, eşitsiz, zorlayıcı veya dışlayıcı düzenlemeler bile gerekli veya kaçınılmaz olarak algılanabilir. Hiyerarşiler işlevsel olarak meşru hale getirilebilir, güçlü komuta etkili koordinasyon, eşitsizlikler ise üzücü ama kaçınılmaz durumlar olarak yeniden tanımlanabilir. Vatandaşlar, koşulların istisnai olduğu gerekçesiyle belirli özgürlüklerin kısıtlanmasını, belirli grupların disipline edilmesini ve kurumsal prosedürlerin etrafından dolanılmasını rasyonalize edebilir.
Bu durum, hiyerarşi ve sosyal hakimiyet tercihlerinin kamu kültüründe daha kabul edilebilir hale gelebileceği bir noktadır. Herkes eşitsizliği açıktan arzu etmez, ancak hiyerarşik düzenlemeler krize karşı koruyucu, verimli veya doğal tepkiler olarak sunulduğunda birçok kişi bunları benimsemeye başlayabilir. Belirsizlik dönemlerinde insanlar genellikle birinin sorumluluk almasını ister. Bu koşullar altında hiyerarşi, bir egemenlik biçimi olarak görülmekten çıkıp, güven ve istikrar kaynağı olarak algılanmaya başlayabilir (Sidanius & Pratto, 1999).
Bu bakış açısının normalleşmesi kademeli bir süreç olabilir. Vatandaşlar önce polisin yetkilerinin güçlendirilmesini destekleyebilir, ardından yargı bağımsızlığının zayıflamasına göz yumabilir, sonra muhaliflere yönelik sert söylemleri kabul edebilir ve sonunda azınlıklara yönelik saldırılara kayıtsız kalabilir. Bunun birikimli sonucu, dayatmaya giderek daha fazla alışan ve karşılıklı itidal ilkesine giderek daha az bağlı olan bir demokrasi kültürüdür.
İletişim dinamikleri
İletişim, bu süreçleri pekiştirmede önemli bir rol oynar. Basit, duygusal olarak ilgi çekici ve tekrarlanan siyasi mesajlar, özellikle bireyler halihazırda belirsizlik yaşarken, daha ikna edici olma eğilimindedir. Vatandaşlar siyasi mesajları genellikle yavaş ve analitik bir akıl yürütme yoluyla ele almazlar; bunun yerine ipuçlarına, izlenimlere ve duygusal kısayollara güvenirler.
Bu nedenle, kendinden emin tavır, yetkinliğin bir göstergesine dönüşebilir. Yineleme, doğruluğun bir göstergesine dönüşebilir. Ahlaki kesinlik, liderliğin bir göstergesine dönüşebilir Aşırı polarize ortamlarda, bir liderin kışkırttığı öfke, takipçileri arasındaki desteği daha da güçlendirebilir, çünkü tartışma, liderin yerleşik güçlere meydan okuduğunun kanıtı olarak yorumlanır. Siyasi görüşler, partizan ve gruba dayalı kimlikler aracılığıyla ele alınır; bu da duygusal açıdan canlı, basitleştirilmiş anlatıların polarize ortamlarda özellikle güçlü olmasını sağlar (Van Bavel & Pereira, 2018).
Ancak, iletişim konusunda aşırı deterministik bir bakış açısından kaçınmak önemlidir. Vatandaşlar pasif alıcılar değildir ve iletişim, kimlik, deneyim ve sosyal bağlamla etkileşim halindedir. Önemli olan sadece mesajın kendisi değil, mesajın alındığı koşullardır. Sadece dijital medyaya veya “hızlı kavrayışa” odaklanmak yerine, iletişim ortamlarının düşünme fırsatlarını nasıl şekillendirdiğini dikkate almak daha yararlı olabilir. Bireyler tartışma ve karşılaştırma alanlarından yoksun olduklarında, basitleştirilmiş yorumlara daha fazla güvenebilirler.
Pratik uygulamalar
Eğitimciler, tehdit ve belirsizliğin karar verme sürecini nasıl etkilediğini öğrencilerin anlamasına yardımcı olabilir. Bu, “kötü seçimler” konusunda ahkam kesmek anlamına gelmez. Temel bir psikososyal gerçeği ortaya koymak anlamına gelir: İnsanlar kendilerini korkmuş veya kaybolmuş hissettiklerinde, anında netlik ve güçlü koruma vaat eden mesajlara karşı daha duyarlı hale gelirler. Bu durum, onların otoriter çözümlerin cazibesinin farkına varmalarını sağlarken, bu cazibeye karşı savunmasız olmaları nedeniyle utanmalarını da engeller (Hogg, 2007; Jost, 2019). İkinci bir görev ise, öğrencilere siyasi iletişimin sadece bilgilendirme amaçlı değil, duygusal açıdan da nasıl işlediğini öğretmektir. Birçok genç, hızlı ve duygusal yoğunluklu medya ortamlarıyla kuşatılmıştır. Onlara bu ortamları anlamaları ve yorumlamaları için yardım edilmezse, düşünmeyi devre dışı bırakmak üzere özel olarak tasarlanmış ikna edici yöntemlerle baş başa kalırlar Dahası, okullar ve üniversiteler ya katı sınırları yeniden üretir ya da daha kapsayıcı aidiyet biçimlerini geliştirir. Kısıtlı ve tehdit altındaki kimlikler demagojik siyasetin verimli bir zemini olduğundan dolayı bu önemlidir. Eğitim alanları bunu dışlayarak, katmanlı kimlikleri, paylaşılan karşılıklı bağımlılığı ve ahlaki topluluktan dışlanmadan fikir ayrılığına düşme kapasitesini ön plana çıkarabilir Böylesi bir hareket, uyumu naif bir şekilde yüceltmek değil, demokratik bir beceri göstergesi olacaktır (Reicher ve ark., 2018; Steffens ve ark., 2014).
Sendikalar ve işçi örgütleri için de bu konu eşit derecede önemlidir. İş güvencesinin azaldığı, sosyal korumanın zayıfladığı ve toplu sözleşmelerin etkisini yitirdiği ortamlarda, vatandaşlar siyaseti endişe ve öfke gözlüğüyle algılama eğilimindedir. Böyle bir ortamda demagog liderler kendilerini “sıradan halkın” savunucusu olarak gösterebilirler; oysa çoğu zaman işçilerin gücünü gerçekten artırabilecek kolektif kurumları zaafa uğratırlar. Sendikalar, kalıcı bir korku politikası üretmeyen ve güvensizliği net bir şekilde dile getiren stratejilere ihtiyaç duymaktadır. Ekonomik zorlukları ele alırken, birilerini günah keçisi ilan etmek yerine toplu eylemi teşvik edecek bir çerçeve oluşturmalı; krizi güçlü otoriteye itaatle eşdeğer gören yaklaşımlara direnmeli; sektörler, nesiller ve ulusal kökenler arasında dayanışmayı güçlendirmelidirler; zira parçalanmış işçi kitleleri, dışlayıcı popülizm yoluyla daha kolay harekete geçirilebilir. Sendikalar aynı zamanda demokratik öğrenmenin gerçekleştiği alanlar olarak da işlev görebilir. İnsanların tartıştığı, görüş alışverişinde bulunduğu, müzakere ettiği ve örgütlendiği işyerlerinde demokratik yetkinlik soyut bir kavram değildir; fiilen uygulanır.
Demokratik direncin dayanak kaynağı, toplulukların gündelik sosyal ilişkilerinin niteliği, yerel katılım imkânları, kolektif etkinliğin varlığı ya da yokluğu ve bireylerin kendilerini pasif gözlemciler değil, aktif etkenler olarak algılama düzeyidir. Topluluk aktörleri bu sayede çok sayıda düzeyde müdahale edebilecek durumda olurlar. Vatandaşların kamu meselelerini anında kutuplaşmaya yol açmadan müzakere edebilecekleri düşünsel alanlar yaratabiliriz; ortak etkinliği ve katılımı artıran yerel girişimleri teşvik edebiliriz; korku temelli anlatılarla birbirinden ayrılmış gruplar arasında köprü kurmayı kolaylaştırabiliriz; ve demagojik siyasetin sıklıkla dayandığı sosyal izolasyon biçimlerini hafifletebiliriz. Bu bağlamda, müzakere süreçleri üzerine yapılan araştırmalar özellikle öğreticidir. Bu araştırmalar, iyi tasarlanmış müzakere ortamlarının duygusal kutuplaşmayı azaltabileceğini, daha düşünceli yargılamayı teşvik edebileceğini ve anlaşmazlıkların karşılıklı insanlık dışı muameleye başvurmadan yönetilebileceği algısını güçlendirebileceğini göstermektedir (Fishkin ve ark., 2021; Luskin ve ark., 2022). Bu görüş, yerel düzeyde demokratik kapasiteleri yeniden inşa etmeye çalışan aktörler için özellikle önemlidir.
Sonuç
Demokrasi, her zaman otoriteden daha yavaş, itaatten daha çatışmacı ve propagandadan daha karmaşık olacaktır. Gücü tam da buradan kaynaklanıyor. Günümüz demokrasileri baskı altındaysa, bu sadece otoriter aktörlerin daha becerikli hale gelmesinden dolayı değildir. Vatandaşları otoriter çağrılara duyarlı kılan toplumsal koşulların yayılması da buna neden olmaktadır. Dolayısıyla bugün demokrasiyi savunmak, seçimleri veya anayasaları savunmaktan daha fazlasını ifade eder- her ne kadar bunların ikisi de hala çok önemli olsa da. Demokratik sistemlerin içeriden kasten zayıflatılabileceği koşulların sistematik bir şekilde anlaşılması ve varoluşsal bir tehdit algısının olduğu bağlamlarda güçlü, zorlayıcı liderliğin çekiciliğinin kavranması gerekir. Bunun yanı sıra, demagojik siyasetin vaat ettiği ancak somut olarak sunamadığı şeyleri sağlayabilecek eğitim, örgütlenme, iletişim ve toplumsal yaşam biçimlerinin geliştirilmesi de gereklidir: dışlamadan koruma, egemenlik kurmadan etkili olma ve çoğulculuğu aşındırmadan kolektif yönlendirme. Buradaki zorluk, sadece demokratik kurumları savunmak değil, aynı zamanda vatandaşların demokratik sistemi, kendilerini koruyan, anlam katan ve kolektif eyleme geçmelerini sağlayan güvenilir bir kaynak olarak algılamalarını sağlamaktır.
Kaynakça:
Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497-529. https://doi.org/10.1037/0033-2909.117.3.497
Fishkin, J. S., Siu, A., Diamond, L., & Bradburn, N. (2021). Is deliberation an antidote to extreme partisan polarization? Reflections on “America in One Room.” American Political Science Review, 115(4), 1464-1481. https://doi.org/10.1017/S0003055421000642
Hogg, M. A. (2007). Uncertainty-identity theory. In M. P. Zanna (Ed.), Advances in experimental social psychology (Vol. 39, pp. 69-126). Elsevier. https://doi.org/10.1016/S0065-2601(06)39002-8
Jost, J. T. (2019). A quarter century of system justification theory: Questions, answers, criticisms, and societal applications. British Journal of Social Psychology, 58(2), 263-314. https://doi.org/10.1111/bjso.12297
Kruglanski, A .W. (2013). The psychology of closed mindedness. NY: Psychology Press. https://doi.org/10.4324/9780203506967
Luskin, R. C., Sood, G., Fishkin, J. S., & Hahn, K. S. (2022). Deliberative distortions? Homogenization, polarization, and domination in small group discussions. British Journal of Political Science, 52(3), 1205-1225. https://doi.org/10.1017/S0007123421000168
Reicher, S. D., Haslam, S. A., & Platow, M. J. (2018). Shared social identity in leadership. Current Opinion in Psychology, 23, 129-133. https://doi.org/10.1016/j.copsyc.2018.08.006
Sidanius, J., & Pratto, F. (1999). Social dominance: An intergroup theory of social hierarchy and oppression. Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/CBO9781139175043
Steffens, N. K., Haslam, S. A., Reicher, S. D., Platow, M. J., Fransen, K., Yang, J., Ryan, M. K., Jetten, J., Peters, K., & Boen, F. (2014). Leadership as social identity management: Introducing the Identity Leadership Inventory (ILI) to assess and validate a four-dimensional model. The Leadership Quarterly, 25(5), 1001-1024. https://doi.org/10.1016/j.leaqua.2014.05.002
Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). An integrative theory of intergroup conflict. In W. G. Austin & S. Worchel (Eds.), The social psychology of intergroup relations (pp. 33-47). Brooks/Cole.
Van Bavel, J. J., & Pereira, A. (2018). The partisan brain: An identity-based model of political belief. Trends in Cognitive Sciences, 22(3), 213-224. https://doi.org/10.1016/j.tics.2018.01.004
















