Bir zamanlar Avusturya’da Yahudilere sokaklar temizletildi. Bugün göçmenlere yönelik benzer aşağılayıcı sahneler, azınlık haklarının ne kadar kolay hedef hâline getirilebildiğini hatırlatıyor.
Tarih bazen büyük felaketlerin başladığı anları değil, o felaketlere giden yolda toplumun nelere alışmaya başladığını gösterir.
1938’de Nazi Almanyası’nın Avusturya’yı ilhak etmesinin ardından Yahudiler, yalnızca haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmadı. Sokaklarda aşağılandılar; bazıları halka açık yerlerde diz çöktürülerek kaldırım ve sokakları temizlemeye zorlandı. Bu sahneler, Yahudileri toplumun eşit üyeleri olarak değil, aşağılanmayı hak eden insanlar olarak gösterme politikasının bir parçasıydı.
Aradan yıllar geçti. Almanya’nın *Gelsenkirchen kentinde, AfD’li bir siyasetçinin göçmenlere sokak süpürtmesiyle gündeme gelen olay, bu tarihsel görüntüleri yeniden hatırlattı.
Geçmişten ders çıkarmak, yalnızca felaketin son aşamasına bakmak değildir. Tehlikenin hangi davranışlarla, hangi söylemlerle ve hangi toplumsal kabullerle büyüyebildiğini de anlamaktır.
İşte böyle başlıyor.
Bir insanı adı, kökeni, dini ya da göçmenlik geçmişi nedeniyle toplumun diğer üyelerinden aşağıda görmekle başlıyor. Bir grubu hedef göstermek, onu başkalarının önünde küçük düşürmek ve bu aşağılamayı siyasi gösteriye dönüştürmekle devam ediyor.
Sonra bu görüntüler sıradanlaştırılıyor. “Ne var bunda, sadece sokak temizliyorlar” deniliyor. Oysa mesele yapılan iş değil; bu işin kime, hangi gerekçeyle ve hangi güç ilişkisi içinde yaptırıldığıdır. Sokak temizlemek elbette küçümsenecek bir iş değildir. Asıl sorun, bir insanın kimliği üzerinden seçilerek teşhir edilmesi ve aşağılanmasıdır.
Burada asıl soru şudur: Aynı davranış, toplumun çoğunluğundan birine karşı yapılsaydı yine aynı şekilde karşılanır mıydı? Yoksa göçmenlere ve azınlıklara yönelik olduğunda mı daha kolay kabul görüyor?
Azınlık hakları tam da bu noktada önem kazanır. Demokrasi, yalnızca çoğunluğun istediğinin gerçekleşmesi değildir. Bir toplumun gerçek demokratik niteliği, aynı zamanda kendisinden farklı olanların haklarını ne ölçüde koruduğuyla ölçülür. Çoğunluğun hoşlanmadığı, önyargıyla yaklaştığı ya da siyasi tartışmalarda hedef gösterdiği insanlar da eşit haklara sahiptir.
Tarih bize şunu hatırlatıyor: Ayrımcılık her zaman bir gecede ortaya çıkmaz. İnsanların aşağılanmasına göz yumulduğunda, hak ihlalleri küçümsendiğinde ve bazı grupların eşit yurttaşlık hakkı tartışmaya açıldığında, toplumsal sınırlar değişmeye başlar. Dün kabul edilemez sayılan davranışlar, bugün sessizlik içinde karşılanabilir; yarın ise daha ağır uygulamaların önünü açabilir. Bu, kaçınılmaz bir sonuç değil, ciddiye alınması gereken bir tehlikedir.
Bu nedenle mesele yalnızca bir sokak, bir süpürge ya da tek bir siyasi gösteri değildir. Mesele, kimin onurlu bir insan olarak görüldüğü ve kimin aşağılanmasının toplumda tepki yaratmadığıdır.
Panaroma (08.10.2026) programının hazırladığı Avusturya’da Yahudilere sokak temizletilen görüntüler, insan onurunun nasıl ayaklar altına alınabildiğini gösteren tarihsel bir uyarı. Bugün göçmenlerin hedef alınması da bu uyarıyı yeniden gündeme getiriyor.
Geçmişi anmak, yalnızca “Bir daha asla” demek değildir. O sözün gereğini, ayrımcılık ve aşağılamayla karşılaşıldığında da yerine getirmektir.
Çünkü tehlike yalnızca haklar ortadan kaldırıldığında başlamaz. Bazen tehlike, bir insanın aşağılanmasını izleyen kalabalığın sessizliğinde başlar.
İşte böyle başlıyor: Önce bir insanın aşağılaması normalleştiriliyor. Sonra onun haklarının elinden alınması daha kolay kabul ediliyor.
Kaynak notu: Bu yorum, Almanya’da AfD’nin yükselişini, demokrasi anlayışını ve azınlık haklarını ele alan Panorama programından yararlanılarak hazırlanmıştır. Programda, Gelsenkirchen’de bir AfD siyasetçisinin göçmenlere yönelik sokak temizletme eylemi de ele alınmaktadır.


















