Birleşmiş Milletler’in (BM) coğrafi konumu hakkında tartışma çağrısı, örgütün sürekli olarak güvenilirliğini yitirmesinin bir parçasıdır. Daha kesin bir ifadeyle, temel sorun, bugünkü kapitalist kriz döneminde örgütün işlevini yitirmesi ve küresel sistemde hegemonyayı ele geçirmek için süren mücadeledir. Birinci Dünya Savaşının (1914-18) sonunda, savaş sonrası dönemde uluslararası ilişkiler için bir çerçeve oluşturma girişimi olarak Milletler Cemiyeti (MC) kurulmuştur. Milletler Cemiyetine ABD ve SSCB’nin yanı sıra Almanya’nın, yani sonraki yıllarda ve mevcut krize kadar dünya düzenini belirleyecek güçlerin katılmaması, cemiyeti yapısal olarak sınırlamıştı.
BM, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ABD, SSCB, Büyük Britanya, Çin ve Fransa arasında yapılan siyasi ve diplomatik anlaşmaların bir parçası olarak ortaya çıktı. Örgüt, Soğuk Savaş döneminde kapitalizm ve sosyalizm arasında dünya sisteminin iki kutupluluğunu (1945-1991) tesis eden göreceli küresel dengenin bir sonucudur. Sovyetler Birliğinin 1991 yılında dağılmasıyla, uluslararası ilişkiler sisteminde yeni bir dönem başladı, bu dönemde “tarihin sonu” ve “sosyalizmin sonu” gibi tarihsel olmayan söylemler yayılmaktaydı ve kapitalizmin zaferi yönünde küresel toplumsal bilinç oluşturmak için propagandaya ve manipülasyona başvuran ideolojik bir yaklaşım hakimdi. Bunun sonucu olarak kapitalist rejimin tek taraflı egemenliği yani sömürü ve yağma düzeni genişledi.
Buna ek olarak, Soğuk Savaş koşulları altında ve ABD dış politikası kapsamında, NATO aracılığıyla, BM’nin etki alanında ve diğer BM kurumları gibi tamamen ABD’nin hakimiyetinde olan bir uluslararası örgütler sistemi kuruldu, bu sistem özellikle IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar içermekteydi ve küresel para sisteminin merkezine “doları” koymaktaydı. Bu durum, 1971 yılında ABD’nin tek taraflı olarak doların konvertibilitesini kaldırmasıyla daha da kötüleşti. Bu parasal kriz, ekolojik ve enerji krizleriyle birlikte, dünya siyasetinin “liberalizasyon” mantığı altında daha fazla şartlanmasına ve doların hakimiyetinin, özellikle de ABD’nin genel kapitalist, petrol, finansal ve ekolojik krize verdiği yanıt olan “petrodolar” sistemi aracılığıyla genişlemesine yol açtı.
Küresel kapitalizm, 1960/1970 krizi ile 2007/2009’dan bu yana görülen kriz arasında yaşanan son yarım yüzyılda büyük bir değişim geçirdi. İş gücünün sömürülmesinde yapısal değişiklikler yaşanmakta ve bu durum, işçilerin ve sendikalarının örgütlenme biçimleri, bölgesel, sosyal ve ekonomik örgütlenmeleri, gelirlerin, sosyal yardımların ve emeklilik haklarının bozulması gibi negatif etkiler yaratmaktadır. Aynı zamanda, üretimin uluslararasılaşması ve sermayenin sınır ötesi hale gelmesi ile birlikte, toprak, su, mineraller, biyolojik çeşitlilik gibi stratejik kaynaklara olan talep artarken, ortak kaynakların yağmalanması da yoğunlaşmıştır.
Sömürü ve yaygın yağma, son yarım yüzyılda artmıştır, değer ve artı değer üretimi ve birikimi konusundaki anlaşmazlık, yani hegemonya anlaşmazlığı temelinde bu sömürü ve yağma yer almaktadır.
Ücretli emeğin yaygınlaşması ve şirketlerin cezasız kalması nedeniyle emek süreçlerinin giderek düzensizleşmesi ve ortak varlıkların gasp edilmesi ile açıklanan kapitalist rejimin giderek evrenselleşmesine tanık oluyoruz. Bu durum, yarım asırdır işçilere ve halklara karşı yürütülen “kapitalist saldırıyı” tanımlamaktadır ve bu saldırı, günümüzde siyaset ve ulusların yönetimi alanında “aşırı sağın saldırısı” olarak öne çıkmaktadır.
Ülkelerde yerel düzeyde ve genel olarak küresel sistemde otoriterliğin yükselme eğiliminde olduğu görülmekte, Washington’un “tek taraflı yaptırımları” kurallara dayalı uluslararası ilişkileri zedelemektedir. İşte bu nedenle ABD hegemonyası, Trump’ın daimi başkanlığını üstlendiği sözde “Barış Konseyi” veya “Barış Kurulu” ile dünya düzeninin yeniden kurulmasını teşvik ederken, aynı zamanda etkisiz BM ve kurumlarını tasfiye edip fonlarını kesmektedir.
Kapitalist düzen kapsamlı ekonomik, siyasi ve kültürel kriz içindedir, bu kriz taban inisiyatifleri aracılığıyla işçilerin ve halkların seslerinin güçlendirilmesini, egemenlik stratejisine karşı çıkılmasını, yerel, ulusal, bölgesel ve küresel düzeylerde anti-kapitalist dönüşüm ve sosyalizm koşullarını yaratmak için mücadele edilmesini gerektirmektedir.
BM genel merkezinin taşınması konusundaki bu tartışma; sermayeye, her türlü ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı, barışın, sosyal yaşamın, doğal yaşamın, iktidar ve karşı iktidar kavramlarının, sınıf mücadelesi ve işçi ve halk hareketlerinin yeniden örgütlenmesi gibi çelişkili stratejilerin devrimci bir çerçeveden tartışılması için bize fırsat sunuyor.
* Sosyal Bilimler Doktoru, UBA, Arjantin Cumhuriyeti Politik Ekonomi alanında Üniversite Profesörü Dünya Sendikalar Federasyonu Emekliler Birliği (UIS) sekretarya üyesi Latin Amerika ve Karayipler Politik Ekonomi ve Eleştirel Düşünce Derneği (SEPLA) Yönetim Kurulu Üyesi. ATTAC Arjantin’in bir bileşeni olan CADTM-AYNA Yasadışı Borçların Kaldırılması Komitesi üyesi. Arjantin, CPI Sol Siyasi Hareket üyesi.
















